Fotoğraf: Pixabay

Konferanslarda herkes coşkulu, raporlarda rakamlar muhteşem, sosyal medya paylaşımları bitmiyor. Ancak şirket koridorlarında, kahve makinesinin başında bambaşka bir duygu hissediliyor: Sessiz bir yorgunluk.
Önceki yazılarımda yapay zekanın etik boyutunu, stratejik anlamını, organizasyondaki yerini ve karar alma süreçlerindeki rolünü konuştuk. Bu kez daha az konuşulan bir konuya odaklanacağız: Yapay zeka yorgunluğu. Çünkü ilk dönemlerdeki coşku giderek aşınıyor ve bunu birçok kişi içten içe hissediyor. Artık hemen her toplantı yapay zeka ile başlıyor, her sunumun bir yerinde mutlaka bir “AI” slaytı yer alıyor. Bir noktaya kadar bu enerji vericiydi; şimdi ise tersine dönmeye başladı. Çalışanlar artık “yapay zeka” ifadesini duyduklarında çoğu zaman zihinlerini kapatıyor. Tıpkı yıllar önce “dijital dönüşüm” kavramında olduğu gibi. Bir kavram bu kadar çok tekrarlanınca anlamını yitiriyor. Çoğu şirkette de yaşanan tam olarak bu.
HERKES BİR ANDA “YAPAY ZEKA ŞİRKETİ” OLDU
Bir de işin piyasa tarafı var. Geçen yıl web sitesi geliştiren bir firma, bu yıl kendisini “yapay zeka şirketi” olarak konumlandırabiliyor. Hazır bir servisin üstüne ince bir kabuk geçirip web sitesine “AI destekli” yazmak neredeyse bedava hale geldi. Sonuçta dışarıdan bakıldığında herkes aynı işi yapıyormuş gibi görünüyor. Sorun şu ki müşteri, yıllarca gerçek projelerde deneyim kazanmış biriyle geçen ay bir eğitim videosu izlemiş birini ayırt etmekte zorlanıyor. Her ikisi de aynı kelimeleri kullanıyor, aynı vaatleri veriyor. Sonra bu deneyimsiz işlerde beklentiler karşılanmadığında ise fatura doğrudan “yapay zeka”ya kesiliyor. Oysa sorun teknolojide değil, tecrübesizlikte.
Sahada yeterince proje görmüş herkesin bildiği bir gerçek var: Bu işin farkı parlak bir demo hazırlamak değil, işler gerçeğe dönüştüğünde hangi sorunların ortaya çıkacağını önceden sezebilmektir. O sezgi de ancak yaşayarak, deneyerek ve yanılarak kazanılır. Piyasada parlak sunum çok, gerçek tecrübe ise az.
ARAÇ YORGUNLUĞU
Geçen ay bir yönetim ekibiyle çalışırken şu soruyu sordum: “Şu an kaç farklı yapay zeka aracı kullanıyorsunuz?” Kimse net bir cevap veremedi. Saymaya başladılar, on bire kadar geldiler, sonra “Galiba daha var” deyip vazgeçtiler. Bu manzarayla birçok şirkette karşılaşıyoruz. Her hafta yeni bir model, yeni bir platform, yeni bir entegrasyon ortaya çıkıyor. Çalışanlar bir aracı tam öğrenemeden bir sonrakine geçiyor. Sonuç olarak sürekli geride kalma hissi ve yetersizlik baskısı oluşuyor.
Verimliliği artırması beklenen araçlar, zamanla tükenmişlik üretiyor. Oysa mesele araçların kendisi değil; onların arkasındaki strateji. Sağlam bir strateji oluşturmadan araç biriktirdiğinizde, elinizde sadece daha pahalı bir karmaşa kalıyor.
BEKLENTİ İLE GERÇEĞİN ARASI
Şirketler yapay zekaya ciddi yatırımlar yapıyor, sunumlar büyük vaatlerle doluyor. Ancak sahadaki ilerleme çoğu zaman daha mütevazı gerçekleşiyor. Bir süreç biraz hızlanıyor, bir raporlama sistemi biraz iyileşiyor. Beklenen o büyük “devrim” ise bir türlü gelmiyor. Bu boşluk zamanla hayal kırıklığı yaratıyor. “Hani büyük dönüşüm olacaktı?” sorusu odalarda sessizce dolaşıyor. Yatırımı yapan da uygulamaya çalışan da bu beklenti yükünün altında yoruluyor. Aslında bu tablo teknoloji dünyası için yeni değil. Her büyük teknoloji dalgası önce şişirilir, sonra hayal kırıklıkları yaşanır ve sonunda gerçek değerleri ortaya çıkar. Yapay zekanın da bu döngüden muaf olması için bir neden yok. Ama döngünün tam ortasındayken bunu anlatmak kolay olmuyor.
SAHTE UYUM: SESSİZ DİRENİŞ
Daha az konuşulan başka bir konu da var. Bazı şirketlerde, açıkça karşı çıkamayan ama sessizce sabote eden bir kültür oluşuyor. Çalışanlar araçları kullanıyormuş gibi görünüyor, toplantılarda “Evet, deniyoruz” diyorlar, fakat gerçekte eski yöntemlerle çalışmaya devam ediyorlar. Bu sahte uyum, gerçek dönüşümün en büyük düşmanı. Görünmüyor, ölçülmüyor. Teknik değil, kültürel bir sorun.
Şunu açıkça söylemek gerekir: Yapay zeka projelerinin başarısızlığının asıl nedeni çoğu zaman teknoloji değil, bu sessiz direniş. Kaynağı da yorgunluk. Çalışanlar yorulduğunda açıktan direnmezler, sadece görmezden gelirler. Bu ise çok daha tehlikelidir.
ÇIKIŞ: DAHA AZ, DAHA DERİN
Yorgunluktan çıkışın yolu daha fazla yapay zeka değil, daha az ama daha anlamlı yapay zeka. Her şeye dokunmaya çalışmak yerine birkaç gerçek probleme odaklanmak. Konuşmayı azaltıp işi büyütmek. Liderlerin görevi de değişiyor. Artık mesele heyecan yaratmak değil; heyecan zaten oluştu. Asıl ihtiyaç netlik üretmek. “Biz neyi, neden yapıyoruz? Sen bunun neresindesin? Sonunda ne elde edeceğiz?” sorularına dürüst cevaplar verebilmek gerekiyor. Çünkü yorgunluk çoğu zaman işin zorluğundan değil, belirsizlikten doğuyor.
İnsanları yoran şey aslında zor işler değil, anlamsız işler. Yapay zeka da bu nedenle bir yük gibi hissettiriyor olabilir: Çok konuşulduğu, çok karmaşıklaştığı ve çoğu zaman neden orada olduğu anlatılmadığı için. Belki de bir süreliğine konuşmayı azaltmamız gerekiyor. Az konuşan, çok üreten bir döneme ihtiyacımız var. Artık soru “Kullanıyor muyuz?” değil. Soru şu: Onu gerçekten değer ürettiği yerde, doğru şekilde kullanabiliyor muyuz?
Sorularınızı iletmek için: soru@fastcompany.com.tr


