YAZI: GÜLDENİZ AYRAL
Aslında dikkatlerden kaçan gerçekleri son araştırmalar ortaya koyuyor. Dünya Ekonomik Forumu’na göre global ekonominin yarısından fazlası, yani yaklaşık 58 trilyon dolarlık ekonomik değer, doğrudan doğaya bağımlı. Buna karşın insanlık her yıl gezegenin yenileyebileceğinden yaklaşık 1,7 kat daha fazla doğal kaynak tüketiyor.
Bu denklem artık sürdürülebilirliğin ötesine geçmeyi zorunlu kılıyor. Çünkü, artık yalnızca daha az zarar vermek yeterli değil. Oysa yıllardır sürdürülebilirlik büyük ölçüde “zararı azaltma” fikri üzerine kuruldu. Ancak, rakamlar artık “daha az zararın” yetersiz kaldığını ortaya koyuyor.
Çünkü, şirketler artık yalnızca çevresel baskıyla değil, doğrudan iş modellerini tehdit eden risklerle karşı karşıya. İklim kriziyle birlikte tarımsal verim düşüyor, su stresi üretim maliyetlerini etkiliyor, doğal kaynaklar üzerindeki baskı artıyor ve tedarik zincirleri daha kırılgan hale geliyor. Özellikle gıda, tekstil, perakende ve tüketim ürünleri gibi doğal kaynaklara doğrudan bağlı sektörlerde faaliyet gösterenler için mesele artık yalnızca sürdürülebilirlik raporlarında iyi görünmek değil, üretimin devamlılığını da sağlayabilmek. Bu nedenle son birkaç yıldır “regenerative business” kavramı daha çok konuşulmaya başlandı. Yani “yenileyici” ya da “onarıcı” iş modeli.
Sürdürülebilirliğin ötesine geçmeyi hedefleyen bu yaklaşımda amaç yalnızca kaynak tüketimini azaltmak değil, toprağı yeniden canlandırmak, biyolojik çeşitliliği güçlendirmek, su döngüsünü iyileştirmek ve üretim süreçlerini doğaya net pozitif katkı yaratacak şekilde yeniden tasarlamak. Başka bir deyişle mesele artık yalnızca “daha az kötü” olmak değil; sistemi iyileştirecek modeller kurabilmek.
YENİ VE BÜYÜK ALAN!
Araştırmalar da bu dönüşümün önemini ortaya koyuyor. Boston Consulting Group’un (BCG) 2025 araştırmasına göre, onarıcı tarım ve doğa temelli dönüşüm, önümüzdeki yıllarda 310 milyar dolarlık yeni bir yatırım alanı yaratabilir.
Buna karşın uygulama tarafında önemli bir boşluk bulunuyor. EY’nin 2025 Global Nature Action Barometer araştırması, şirketlerin yüzde 93’ününsürdürülebilirlik raporlarında doğa ve biyolojik çeşitlilik konularına yer verdiğini gösteriyor. Ancak,doğaya net pozitif etki yaratmaya yönelik somut hedefler belirleyenlerin oranı yüzde 3’ün altında kalıyor. Benzer bir tablo tarım sektöründe de görülüyor. McKinsey & Company’nin araştırmasına göreçiftçilerin yüzde 90’ı sürdürülebilir ya da onarıcı tarım uygulamalarının farkında. Ancak, bu yöntemler tarım alanlarının yüzde 30’undan daha azında kullanılıyor.
Dünya Sürdürülebilir Kalkınma İş Konseyi’ne (WBCSD) göre ise rejeneratif uygulamalar küresel tarım alanlarının yaklaşık yüzde 15’ini kapsıyor. Oysa 2030 hedeflerine ulaşılabilmesi için bu oranın yüzde 40 seviyelerine yükselmesi gerekiyor.
Rejeneratif iş modelinin öncülerinden biri olarak gösterilen Patagonia’nın felsefesinden sorumlu direktörü Vincent Stanley’ye göre sadece çevresel etkiyi azaltmak yeterli değil. Stanley, Fast Company’ye verdiği röportajda “Emisyonları azaltıyorsunuz, atığı azaltıyorsunuz, doğaya daha az zarar vermeye çalışıyorsunuz… Ama bu tek başına yeterli değil. Asıl dönüşüm, doğal sistemleri yeniden güçlendiren iş modelleri kurabilmekten geçiyor” diye konuşuyor.
TÜRKİYE’DE DURUM NE?
Koç Holding CEO’su Levent Çakıroğlu, “İklim krizini en başından beri gerçek bir iş krizi olarak gördük. Çünkü, bir işin sürdürülebilir olması için, önce iş modelinin kendisinin sürdürülebilir olması gerekiyor. Bu yüzden sürdürülebilirlik ajandamıza kısa vadeli değil, uzun vadeli bir perspektifle yaklaşıyoruz” sözleriyle iş modelinin dönüşümüne değiniyor.

Tosyalı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Fuat Tosyalı da benzer bir yaklaşımla “Tosyalı olarak sürdürülebilirliği tüm faaliyetlerimize yön veren temel anlayış olarak benimsiyoruz. Karbon salımlarının azaltılması, enerji, su ve kaynak verimliliğinin artırılmasının yanı sıra faaliyette bulunduğumuz ekosistemin dönüşümünü de içeren kapsayıcı bir sürdürülebilirlik anlayışıyla hareket ediyoruz. Bu yenileyici iş modelimizin bir yansıması olarak insana, doğaya ve tüm canlılara fayda sağlayan değer odaklı büyüme yaklaşımımızla sürdürülebilir bir yaşam için çalışıyoruz” diyor.
Rejeneratif pamuk üretiminde önemli yol kat eden Söktaş’ın CEO’su Muzaffer Kayhan, bu üretim sistemine geçerken, üretim süreçlerini ve iş yapış biçimlerini yeniden tasarladıklarını vurguluyor:
“Amacımız toprağın sağlığını korumak, mikrobiyolojik yapısını canlandırmak ve su tutma kapasitesini artırmaktı. Ancak, bu dönüşümün ilk şartının teknoloji değil, düşünce yapısındaki değişim olduğuna inanıyorum.”

İpekyol CEO’su Uğur Ayaydın da “Amaç yalnızca çevresel etkiyi azaltmak değil; doğaya ve topluma aktif olarak katkı sağlayan bir iş modeli oluşturmak. Bu nedenle dönüşüm tek bir alanda değil; tasarım, üretim, tedarik zinciri, lojistik ve mağazacılık dahil olmak üzere tüm değer zincirinde gerçekleşmesi gerekiyor” sözleriyle bütünsel bir değişime işaret ediyor.
H&M Group Sürdürülebilirlik Lideri Leyla Ertur’agöre mesele, büyümeyi doğal kaynak tüketiminden ayırabilmek. Bu nedenle kullanılan malzemelerden tasarıma, tedarikten yeniden satış hizmetlerine kadar tüm değer zincirinin yeniden düşünülmesi gerekiyor.
TEDARİK ZİNCİRİNDE DÖNÜŞÜM
Bugün özellikle gıda, tekstil ve tüketim ürünleri sektörlerinde şirketlerin toplam emisyonlarının büyük kısmı, kendi üretim tesislerinde doğrudan kontrol ettikleri operasyonların dışında kalan tedarik zincirlerinde oluşuyor. Bu nedenle onarıcı iş modelinedönüşüm giderek daha fazla bir tedarik zinciri stratejisi olarak görülmeye başlanıyor.
Globalde Nestlé, PepsiCo, Unilever ve General Mills gibi şirketler onarıcı tarım programlarını doğrudan tedarik zincirlerinin merkezine yerleştirdi. Örneğin, Nestlé onarıcı tarım programlarını kahve, kakao ve süt tedarik zincirlerine entegre etmeye başladı. Şirket, Avrupa’daki yüzlerce çiftlikte toprak sağlığı, biyolojik çeşitlilik ve karbon tutulumunu merkeze alan uygulamalar yürütüyor.
PepsiCo ise “Positive Agriculture” yaklaşımı kapsamında 2030’a kadar dünya genelinde yaklaşık 28 milyon dönümden fazla tarım alanında rejeneratif uygulamaları yaygınlaştırmayı hedefliyor. Şirketin odak noktası yalnızca çevresel etkiyi azaltmak değil; çiftçi gelirlerini desteklemek, su kullanımını optimize etmek ve tedarik zincirini uzun vadede daha dayanıklı hale getirmek.
Ülker Başkan Yardımcısı Süheyl Aybar, onarıcı iş modellerini “üretirken tüketen değil, üretirken iyileştiren bir yaklaşım” olarak tanımlıyor ve devam ediyor: “Şirketin hammaddeleri içinde yaklaşık yüzde 35 paya sahip olan buğdayın sürdürülebilirliğini güvence altına almak amacıyla başlatılan Buğdayda Onarıcı Tarım Projesi bugün Kırıkkale’den Konya’ya uzanan geniş bir bölgede yürütülüyor. Tarımsal üretimi güvence altına alırken toprağı, verimliliği ve üreticiyi güçlendiren bir modele dönüştürmeyi hedefliyoruz.”

H&M Group Sürdürülebilirlik Lideri Leyla Ertur da “Kullandığımız malzemelerin yüzde 91’i geri dönüştürülmüş veya daha sürdürülebilir kaynaklardan elde ediliyor. Bir yandan da ikinci el satış ve yeniden kullanım modellerimizi ölçeklendiriyoruz. Böyleceürünlerin kullanım ömrünü uzatmaya ve kaynakları mümkün olduğunca döngü içinde tutmaya çalışıyoruz” diyor.
Perakende tarafında tüketici beklentileri de değişmeye başlıyor. GetirMarket Genel Müdürü Elif Çar’a göretüketiciler artık yalnızca sürdürülebilir ürünler değil, üretim hikâyesi bilinen, analiz edilmiş ve izlenebilir ürünler talep ediyor. Yani beklenti giderek “zarar vermemek”ten “iyileştirmek”e doğru evriliyor. Bu kapsamda Getir, onarıcı tarım uygulamalarıyla üretim yapan çiftliklerle iş birlikleri kuruyor ve “Analizli Meyve & Sebze” kategorisini büyütüyor.
POZİTİF ETKİYİ ÖLÇMEK KRİTİK
Bir şirketin gerçekten doğa üzerinde pozitif etki yaratıp yaratmadığını gösterebilmesi için bunu somut verilerle desteklemesi gerekiyor. Bu nedenle rejeneratif dönüşüm giderek daha fazla teknoloji, veri analitiği ve yapay zeka ile birlikte anılıyor.
Koç Holding CEO’su Levent Çakıroğlu, sürdürülebilirlik hedeflerinde teknolojinin kritik rol oynadığını vurgularken “Bugün Tüpraş, kullandığı suyun yaklaşık yüzde 80’ini geri kazanılmış kaynaklardan sağlıyor. Bunun yanı sıra yapay zekâ ve dijital ikiz teknolojileriyle operasyonlarını optimize ederek enerji verimliliğini artırmaya çalışıyor. TürkTraktör de Tarlam Cepte uygulaması ile çiftçilere gerçek zamanlı sulama ve verimlilik verileri sunuyor” diyor.

Ülker Başkan Yardımcısı Süheyl Aybar, “Uydu destekli bitki gelişim takibi, dijital toprak analizleri ve sensörler sayesinde her tarlanın ihtiyacını ayrı ayrı analiz ediyoruz. Bugüne kadar 6 bin 860 dekarlık alanda uydu izleme gerçekleştirdik, 23 sensörle sıcaklık ve nem verilerini takip ettik, 180 dijital toprak analizi yaptık. Böylece su ve enerji kullanımını azaltırken toprağın doğal dengesini koruyabiliyoruz” diye anlatıyor.
Escon Enerji CEO’su Onur Ünlü de “Uzun yıllardır enerji verimliliği, atık ısı geri kazanımı, yüksek verimli soğutma sistemleri ve ısı pompası uygulamalarıyla sanayinin dönüşümüne katkı sağlıyoruz.” diyor.
Avrupa Birliği’nin önümüzdeki yıllarda uygulamaya koyacağı Dijital Ürün Pasaportu düzenlemeleriyle birlikte özellikle tekstil ve tüketim sektörlerinde ürünlerin kökeni, kullanılan hammaddeler ve çevresel etkileri çok daha görünür hale gelecek. Şirketlerin yalnızca ne ürettiği değil, nasıl ürettiği de dijital olarak takip edilebilir olacak.
BU İŞİN FATURASINI KİM ÖDEYECEK?
Yenileyici iş modeli yaklaşımı son yıllarda hızla yükselse de, liderlerin önünde hâlâ önemli bir soru duruyor: Bu dönüşümün maliyetini kim üstlenecek? Çünkü, toprağın sağlığını iyileştirmek, karbonu azaltmak, biyolojik çeşitliliği desteklemek ya da üretim süreçlerini dönüştürmek çoğu zaman yeni yatırımlar gerektiriyor.
Howden’ın 2025 analizine göre küresel gıda sistemlerinin yenileyici modellere geçebilmesi için yılda yaklaşık 250 ila 430 milyar dolar arasında yatırım gerekiyor.
Tosyalı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Fuat Tosyalı, son 5 yılda sürdürülebilirlik odaklı projelerine 6 milyar doların üzerinde yatırım yaptıklarını söylüyor:
“Güneş ve hidrojen gibi yenilenebilir ve temiz enerji kaynaklarına dayalı bu yatırımlardan aldığımız güçle üretim tesislerimizin karbon salımını azaltıyoruz. 2025’te 1,2 GW kapasiteli Türkiye’nin en büyük öz tüketim GES projelerinden birini başlattık. Bu projemizi tamamladığımızda tesislerimizin enerji tüketiminin büyük bir kısmını temiz enerji kaynaklarından karşılayacağız. Kısa dönemli ekonomik etkilerden de öte, yeşil çelik üretimiyle küresel rekabet gücümüzü artırdığımızı bugünden görüyoruz.”
Pamuk üretiminde onarıcı uygulamalar yürüten Söktaş’ın CEO’su Muzaffer Kayhan’a göre geçiş süreci ilk yıllarda bazı fedakârlıklar gerektiriyor. “Tarlalarınızda yılda 2 ürün yerine tek ürün hasadı yapıyorsunuz. Bu nedenle kısa vadede gelir kaybı yaşanabiliyor” diyen Kayhan, 3’üncü yılın sonunda verim kayıplarını telafi ettiklerini ve tek ürün modeliyle daha kârlı bir yapıya ulaştıklarını belirtiyor.
Kayhan’a göre toprak sağlığı iyileştikçe gübre, pestisit ve herbisit kullanımı neredeyse sıfırlanırken, yakıt ve ekipman maliyetleri de önemli ölçüde düşüyor. Projeyi LVMH Grubu ile yürüttüklerini ve süreç bilimsel araştırmalar ile düzenli raporlamalarla desteklendiğini belirten kayhan sözlerini şöyle sürdürüyor: “Proje kapsamında tek kaynaktan elde edilen pamuğun, blockchain teknolojisi üzerinden nihai ürüne ve son tüketiciye ulaşana kadar takip edilmesini sağlayan bir mekanizma da kurduk. Bugün ürünümüze yoğun talep görüyoruz ve pamuğumuzu borsa fiyatının üzerinde primli olarak satabiliyoruz.”
H&M Group Sürdürülebilirlik Lideri Leyla Ertur da “Daha kaynak verimli bir iş modeline geçiş; malzeme inovasyonu, ürün geliştirme ve yeni hizmetlerin ölçeklendirilmesi gibi alanlarda önemli yatırımlar gerektiriyor. Ancak bu yatırımları yalnızca bir maliyet unsuru olarak görmüyoruz” sözlerini kullanıyor.
GetirMarket Genel Müdürü Elif Çar, “Onarıcı yaklaşımın kısa vadede bazı maliyetler yaratsa da uzun vadede verimlilik, tedarik güvenliği ve marka güveni açısından önemli kazanımlar sağladığını görüyoruz. Hedefimiz, üretimden tüketime kadar tüm süreçlerde hem çevresel hem de ekonomik değer yaratan, kendini sürekli yenileyen bir iş modeli kurmak” ifadesini kullanıyor.
Bununla birlikte rejeneratif iş modellerinin önündeki en büyük soru işaretlerinden biri hâlâ ölçüm ve standartlar. Reuters’a göre, aralarında Nestlé, Mondelez, Diageo, Carlsberg ve Unilever’in de bulunduğu 40’tan fazla global şirket, onarıcı tarım uygulamalarını büyütmek ve ortak standartlar geliştirmek amacıyla bir araya geldi. Çünkü, bugün sektörün üzerinde uzlaştığı tek bir rejeneratif tanımı bulunmuyor. Şirketler farklı KPI’lar kullanıyor, farklı hedefler açıklıyor ve bu durum zaman zaman greenwashing tartışmalarını da beraberinde getiriyor. Üstelik dönüşümün maliyetinin önemli bir bölümü hâlâ çiftçilerin ve üreticilerin üzerinde kalıyor. Bu nedenle sektör artık yalnızca rejeneratif projeleri büyütmeye değil, bunların nasıl ölçüleceği, nasıl doğrulanacağı ve nasıl finanse edileceği sorularına da yanıt arıyor.

“LESS BAD” YETMİYOR
VINCENT STANLEY
PATAGONIA DIRECTOR OF PHILOSOPHY
AZALTMAK YETERLİ DEĞİL
Son 30 yıldır tedarik zincirimizde çevreye verdiğimiz zararı azaltmaya odaklandık. Ama sadece azaltmaya odaklandık, ortadan kaldırmayı düşünmedik. Emisyonları azaltıyorsunuz, atığı azaltıyorsunuz, doğaya daha az zarar vermeye çalışıyorsunuz… Ama bu tek başına yeterli değil.
DOĞAYI CANLANDIRMAK
Toprağı yeniden canlandıran uygulamaları benimsediğinizde, doğanın kendi hızından daha hızlı şekilde üst toprağı geri oluşturabiliyorsunuz. Bu bize şunu gösterdi: İş dünyasında doğal sistemleri yeniden güçlendiren uygulamalar geliştirmek mümkün.
GREENWASHING’E DÖNÜŞEBİLİYOR
Uzun yıllar boyunca ‘sustainability’ kelimesini özellikle kullanmamaya çalıştık. Çünkü, bu kelimenin çoğu zaman greenwashing’i teşvik ettiğini düşündük. İnsanlara ‘sürdürülebilirliğe gidiyoruz’ hissi veriyor ama aslında gerçek dönüşüm çoğu zaman gerçekleşmiyor.
AMAÇ VE KÂRLILIK ARTIK ÇATIŞMIYOR
Uzun yıllar boyunca para kazanmak ile iyi bir şey yapmak arasında bir bedel olduğunu düşündük. Ama son 10–15 yılda gördüğümüz şey şu oldu: Artık iş modelimiz tam da bu amaçtan besleniyor. Para kazandığımızda, bu artık değerlerimizle çatışmıyor; tam tersine oradan doğuyor.
“REJENERATİF İŞ MODELİ SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİN SONRAKİ AŞAMASI”
HAKAN BULGURLU – ARÇELİK ESKİ CEO
KÖKLÜ DEĞİŞİM
Rejeneratif iş modeli, sürdürülebilirliğin bir sonraki aşamasını temsil ediyor. Uzun yıllar boyunca şirketler olarak çevresel etkimizi azaltmaya odaklandık. Bu elbette çok değerli, ancak bugün geldiğimiz noktada sadece daha az zarar vermek yeterli değil. İçinde bulunduğumuz sistemleri nasıl iyileştirebileceğimizi, doğaya ve topluma nasıl net pozitif katkı sağlayabileceğimizi düşünmemiz gerekiyor. Bu da şirketlerin çalışma biçiminde köklü bir bakış açısı değişimi gerektiriyor.
YENİ BİR MODEL
Bu dönüşüm için şirketlerin kaynak kullanımı, üretim modelleri, tedarik zincirleri ve tüketiciyle kurdukları ilişkiyi yeniden düşünmeleri gerekiyor. Daha az tüketen sistemleri kökten tasarlamak, döngüsel ekonomiyi desteklemek ve uzun vadeli değer yaratmaya odaklanmak artık yalnızca çevresel bir sorumluluk değil, iş dünyasının geleceği için de kritik öneme sahip.
MALİYET DEĞİL
Bu modeller uzun yıllar boyunca maliyet kalemi olarak görüldü. Bugün ise değiştiğini düşünüyorum. Doğru kurgulandığında şirketler için önemli bir rekabet avantajı yaratıyor. Daha az enerji ve kaynak kullanımı operasyonel verimliliği artırırken, daha dayanıklı tedarik zincirleri oluşturmak riskleri azaltıyor. Aynı zamanda tüketicilerin beklentileri de değişiyor; daha verimli, daha sorumlu şekilde üretilmiş ürünlere yönelik talep artıyor. Elbette bu dönüşüm başlangıçta yatırım gerektiriyor. Ancak uzun vadede şirketlere yeni büyüme fırsatları yarattığına inanıyorum.
KRİTİK ORANLAR
BÜYÜK YATIRIM
250-430 MİLYAR DOLAR
Howden’ın 2025 analizine göre küresel gıda sistemlerinin onarıcı modellere geçişi için her yıl 250-430 milyar dolar yatırım gerekiyor. Ancak, bugün sadece 44 milyar dolar finansman ayrılıyor.
TARIMDA DURUM
15’TEN 40’A
WBCSD’ye göre onarıcı tarım bugün küresel ekili alanların yaklaşık yüzde 15’ini kapsıyor. 2030’a kadar bu oranın yüzde 40’a çıkması gerekiyor
DEV YATIRIM
30
BCG’ye göre dünyadaki en değerli 30 tarımsal peyzajın yenilenmesi 310 milyar dolarlık yatırım fırsatı yaratabilir.
EMİSYON ETKİSİ
% 40
WBCSD’ye göre onarıcı tarımın yüzde 40 seviyesine ölçeklenmesi, yaklaşık 600 milyon ton sera gazı emisyonunun önlenmesine katkı sağlayabilir.fırsatı yaratabilir.
“KISA VADEDE FEDAKÂRLIK, UZUN VADEDE KÂRLILIK”
Geçiş sürecinde bazı gelirlerden vazgeçmek gerekiyor. Örneğin yılda iki ürün yerine tek ürün hasadı yaptığınız dönemler olabiliyor. Biz 3’üncü yılın sonunda verim kayıplarını ortadan kaldırdık ve tek ürün modeliyle bile daha kârlı bir üretim yapısına geçtik.
Toprağın yapısı iyileştikçe gübre, herbisit ve pestisit gibi girdilerin kullanımı neredeyse sıfırlandı. Aynı zamanda toprak işlemeyi minimum seviyeye indirdiğimiz için hem ekipman hem de yakıt tasarrufu sağladık. Özellikle kimyasal girdi maliyetlerinin hızla arttığı bir dönemde bunun önemli bir rekabet avantajı yarattığını görüyoruz.
MUZAFFER KAYHAN – SÖKTAŞ CEO
“DÖNÜŞTÜRÜP, YENİDEN KULLANIYORUZ”
LEVENT ÇAKIROĞLU – KOÇ HOLDING CEO
%16 DAHA AZ EMİSYON
2017’den bu yana faaliyetlerimizden kaynaklanan karbon emisyonlarınıyüzde 16 azalttık. Arçelik, Ford Otosan, TürkTraktör, Yapı Kredi ve Otokoç’un faaliyetlerinde kullandıkları enerjinin tamamını yenilenebilir kaynaklara dönüştürdük.
SU STRESİ
Son 6 yılda grup genelinde taze su kullanımımızı yüzde 24 azalttık. Özellikle Tüpraş’ta suyu geri dönüştürüyor, yeniden kullanıyoruz. Bugün toplam su kullanımımızın yaklaşık yüzde 80’i geri kazanılmış sudan geliyor. Tarım tarafında ise TürkTraktör’ün ‘Tarlam Cepte’ uygulamasıyla 190 binin üzerinde kullanıcıya gerçek zamanlı sulama ve verimlilik verileri sağlıyoruz.
DİJİTAL ETKİSİ
Dijitalleşme ve yapay zeka artık sürdürülebilirlik hedeflerinin önemli taşıyıcılarından biri haline geldi. Geçen yıl 1,5 milyar TL enerji tasarrufu sağladık. Arçelik’te yapay zeka destekli bağlantılı ürünlerle yüzde 10-20 arasında enerji tasarrufuna ulaştık. Ford Otosan ve Tüpraş’ta kullandığımız dijital ikiz teknolojileri ise yüzde 50’nin üzerinde verimlilik artışı yaratıyor.
UZUN VADEDE REKABET GÜCÜ ARTIYOR
6 MİLYAR DOLAR YATIRIM
Son beş yılda sürdürülebilirlik projelerimize 6 milyar dolardan fazla yatırım yaptık. Yenilenebilir enerji ve ileri üretim teknolojilerine yatırımlarımızla karbon ayak izimizi azaltırken, uzun vadeli rekabet gücümüzü artırıyoruz.
YEŞİL ÇELİK SANAYİNİN GELECEĞİ
İskenderun’daki yeni tesisimizde yüksek fırınlara göre yüzde 70, geleneksel elektrik ark ocaklarına göre ise yüzde 20 daha düşük karbon ayak iziyle üretim yapıyoruz. Sertifikalı yeşil çelik markamız Tosyalı V-Green ile somut bir alternatif sunuyoruz.
REKABET AVANTAJI
Hidrojenle çalışabilecek yeni nesil tesislere de yatırım yapıyoruz. Kısa vadeli ekonomik etkilerin ötesinde, yeşil çelik üretiminin küresel rekabet gücümüzü artırdığını görüyoruz. Hedefimiz, beş yıl içinde dünyanın en büyük 20 çelik şirketinden biri olmak.
FUAT TOSYALI
TOSYALI HOLDING YKB

