Bir sonraki yıla ya da geleceğe yönelik planlama yapmak hep zordu. Bunun özellikle de ülkemize özgü nedenlerden dolayı zor olduğunu söylemek lazım. Çünkü, birçoğu ölçülemeyen, hatta tanımlanabilir bile olmayan belirsizliklerle mücadele etmek zorunda kalıyorsunuz.
Ancak, bana göre, oluşturulan stratejinin baştan isabetli olmasından daha önemlisi ‘uygulama’ becerisidir. Uçtan uca sabit hedefler koyup, o hedeflere bire bir ulaşacağınız bir lüks yok. Önemli olan, yola çıkarken yaptığınız planlamaya göre, uçtan uca sizi hedeften saptırmayacak tarzda ama yolda karşınıza gelen hadiselere göre hedeflerinizi kalibre ederek ilerlemek. Bu, bence isabetli tahmin yapmaktan daha önemli.
Tabii ki hazırladığınız programın analitik bir veri yönü ve ölçülebilir büyüklükleri olacak, anlamlı yerlere dayanacak. Ancak, dinamik, güncellenebilir ve ara/alt dönemlerin kendi özelliklerini ıskalamadan hedefe ulaşmayı sağlayan bir yaklaşımın, bundan daha önemli olduğunu düşünüyorum.
VERİDEN ÖNCE SAHA!
Böyle bakıldığında, strateji oluşturma ve planlama yapmayı masa başı işi olarak görmüyorum. Bunu sahanın içinden beslenmeden yapamazsınız. Reel sektörden doğrudan beslenmek, işin mutfağına hâkim olmak zorundasınız.
Sahadan gelen veriler açıklandıktan sonra, o verilere göre hareket etmenin yararı olmaz; siz zaten hayatın içinde olmalısınız. Ben her zaman bu yolu izledim. Belirsizlik dönemlerinde sürekli seyahat eder, üretim alanlarına ve şirketlere gider, olup biteni yerinde gözlemlerdim. Çünkü, o gelişmeler verilere yansıyıp önünüze geldiğinde iş işten geçmiş olur.
Excel tablolar ve ChatGPT’lerle ilerlemek faydalı, ancak iş dünyasında olup bitenin yansımalarını yakından takip etmeniz lazım. İcracı görevlerde bulunduğum dönemlerde Anadolu’da yılda 70 bin mil uçuyordum. Bu da haftada 4 gece evinizde yatmadığınız anlamına gelir.
Peki, bunun neticesinde ne oldu? Örneğin, önüme gelen kredi dosyalarının en az yüzde 60-70’inin üretim mahallerini, profesyonellerini ve patronlarını tanıyordum. Hatta sahadaki kişilere adıyla hitap edecek kadar biliyordum.
Özetle şunu söylemek istiyorum: Strateji ve plan, plazalarda oturup da kendi içinde analitik modeller yaratma işi değildir. Sahadan bizzat beslenerek yapılması gereken bir iştir.

2026 YILINI ANLAMAK
Ekim ayının ilk yarısında, IMF toplantıları nedeniyle bankacılık camiasıyla birlikteydik. Tüm konuları değerlendirdik. Görülen o ki, dünyayı büyük bir büyüme potansiyeli beklemiyor. IMF’nin öngörüleri yüzde 3 civarında. 2025 için olduğu gibi, 2026 yılında da yüzde 3’ün biraz üzerinde olan büyüme anlamına gelen öngörüler, yüksek ve canlı bir büyüme ekonomisi olmayacağını gösteriyor. Bu durumun bizim açımızdan önemli olduğunu düşünüyorum. Kanaatimce, global anlamda hızlı büyümeler Türkiye’nin yararına değil.
Çünkü, o zaman, ölçek ekonomisinde; Çin gibi aynı anda daha fazla siparişi, tek seferde karşılayabilen ülkeler öne çıkıyor. Türkiye’nin ise böyle bir ölçek avantajı yok; ancak buna karşılık, kısa terminlerle mal sevk edebilme esnekliği önemli bir avantajı sağlıyor. Bu da stok maliyetinin öne çıktığı bir ortamda, talebin canlanmasına bağlı olarak senkronize bir üretim esnekliğine sahip olmamız sayesinde, global büyümenin makul seviyelerde gerçekleştiği dönemlerde Türkiye’ye kârlı ve esnek bir üretim yapısının avantajlarını yaşatabilir.
O bakımdan, yüzde 3’ün biraz üzerindeki küresel büyüme oranlarını Türkiye açısından olumsuz bulmuyorum. Ancak, Avrupa tarafının çok zayıf olması iyi bir gelişme değil. Çünkü, Avrupa, bizim en önemli ihracat pazarımız konumunda.
Amerika’da ise bir faiz indirim süreci başladı. 2026’da da faiz indiriminin devam edeceğine dair beklentiler var.
TÜRKİYE’Yİ NE BEKLİYOR?
Türkiye’de bütçe tarafı ve dış denge tarafı iyi durumda. Merkez Bankası rezervleri tarafı da iyi gidiyor. Bir tek enflasyon tarafında beklenen sonuç alınamamış görünüyor. Son 2 ayda enflasyonun, kuraklığa bağlı olarak gıda fiyatlarının artışlarından tetiklendiğine ilişkin açıklamalar yapıldı. Enflasyondaki düşüş sürecine paralel olarak bizim de faiz indirim sürecimizin devam edeceğini düşünüyorum.
Merkez Bankası, 23 Ekim’de 100 baz puan indirim yaptı. Bu tablo karşısında enflasyonu yıl sonunda yüzde 30’un biraz üzerinde, 2026’da da yüzde 21 seviyelerinde bekliyoruz. Politika faizi de 24-25 gibi olur diye tahmin ediyoruz. Türkiye’nin büyümeleri makul; büyüme oranı bu yıl yüzde 3.5 civarında, seneye ise yüzde 4’ün biraz üzerinde olabilir. Ama bunlar, bizim tarihsel ortalamalarımızın, orta-uzun vadeli büyüme hedeflerimizin altında. Oysa biz gelişmekte olan bir ülkeyiz ve bize istihdam, iş ve gelir lazım.
ÜTOPYADAN DİSTOPYAYA!
Ben kısa dönemli gelişmelerin yanı sıra daha orta-uzun vadeli ve stratejik açıdan da şunu vurgulamak istiyorum: Dünyada önemli sorunlar öne çıkıyor. Artan korumacı politikalar nedeniyle gümrük tarifeleri yükseliyor. En gelişmiş ve okumuş ülkelerde bile ideolojik keskinleşmeler artıyor.
Biraz geçmişe gidelim. Küresel ölçekte ABD’nin uyguladığı ortalama efektif gümrük tarifesi oranı yüzde 19.5 (OECD hesaplaması) ile 1933’ten bu yana en yüksek düzeyinde bulunuyor. Hasılı 1980’li yıllardan başlayarak gördüğümüz neo-liberal rüyadan uyandık. Ronald Reagan, Margaret Thatcher ve Milton Friedman gibi ekonomi guruları o dönemde etkindi. Liberal ekonominin tüm dünyada tek bir model olacağı düşünülüyordu. Sovyetler dağılmış, Berlin Duvarı yıkılmış, dünyanın global bir köye dönüşeceği söyleniyordu. Dünya ülkelerinin arasındaki ayrımlar kalkacak, kültürler dönüşecek beklentisi vardı. Bu ütopya, şimdi şahane bir distopyaya dönüştü.
Ama yine de iyimser olmak lazım. Neden mi? Çünkü tarihsel perspektiften baktığınız zaman insanlık tarihinde döngüler vardır; kasılmalar olur, sonra esnemeler ve ardından tekrar genişlemeler yaşanır.
İYİMSER OLMAK İÇİN
Ben her zaman iyimserimdir. Mesela Türkiye ekonomisi için ‘akordiyon gibidir’ derim. Gerektiğinde açılır, gerektiğinde kapanır; siz sağıyla soluyla oynamazsanız, Türkiye kendi kendini tamir edebilen bir ekonomiye sahiptir. Diyelim ki hızlı bir kur artışı oldu. Bu biraz ihracatı desteklemeye başlar. Yaz ayları gelir, turizme katkı yaptığını görürüz. Ayrıca tarımsal üretim artar. Bu döngü, kısa süre içerisinde neticelenir. Ekonominin kendi piyasa kuralları içerisindeki hareketine izin vereceksiniz. Onu bozan bir şey varsa ona müdahale edin. Bu ülke gerçekten müstesna. Tarihi ve arkeolojik açıdan çok büyük zenginlikleri var. Dört iklim sayesinde hem turizm hem tarımsal üretimde çok iyi bir potansiyele sahip.
Pergelin ucunu Türkiye’de tutup 3-4 saatlik alanı taradığınızda sabah aynı saatlerde kalkıp, aynı saatlerde uyuyan 1.3 milyara yakın bir nüfustan, 10 trilyon dolar ticaret hacminden, 30 trilyon dolar GSYİH’dan söz ediyoruz. Bana göre biz pazarın en işlek yerinde dükkâna sahibiz. O yüzden hiçbir zaman umudumu kaybetmem.
“YAPAY ZEKA SAYESİNDE İNSAN KIYMETLİ İŞLERE YÖNELECEK”
- DEĞİŞİMİN YENİ ADI Bu kavramları, sanki çok özel bir şey yaşanıyormuş gibi ifade etmeyi doğru bulmuyorum. Yapay zeka, sadece değişimin bugünkü adı. Değişim süreklidir, durmaz, devam eder. Buhar makineleriyle, elektriğin kullanılmasıyla başlayan süreci fiziki sınırlarımızı aşma olarak düşünüyorum. Bu sefer de fiziksel değil, mental sınırlarımızı aşma eşiğine geldik.
- HATALARIMIZI ÖNLEYEBİLİR Benim en çok şaşırdığım kısım ise yapay zekaya soruyu sorduktan sonra saliseler içinde yanıt vermesi. Ben bunu çok kıymetli buluyorum. Yüksek teknoloji, daha önce bugünkü teknolojik imkânlara sahip olmamamız nedeniyle yaptığımız bazı hataları, hızımızın yetmemesi nedeniyle dünyanın, doğanın tahrip olmasına yol açan bazı yanlışları önleme potansiyeli taşıyor.
- İNSANA YENİ ŞANS Yapay zeka, insan gibi muhteşem bir varlığı, sadece kendisinin yapabileceği işlere yönelterek daha kaliteli bir yaşama itecek. İnsan, kendisinin dışında da yapılabilecek işlerle meşgul edilmemesi gereken kıymetli bir varlık. O yüzden bunları ne kadar ruhsuz sistemlere devredebilirsek, bize hayatın daha estetik boyutları kalacak.
Mesela, ekonominin canlanmaya başlayabileceğini tahmin ettiğim dönemlerde küçük ticari araç talebini özellikle izlerdim. İş hayatı açısından ‘küçük ticari araç’ çok kıymetli bir göstergedir.
İŞ-YAŞAM DENGESİ FORMÜLÜM
- DENGEYİ KURMAK İş ve yaşam arasında denge kurarken birinden alıp diğerine veremezsiniz. Böyle bir yaklaşım ikisi için de kötü sonuçlar doğurur.
- İYİ ÖRNEK Ben bu konuda iyi bir örnek olduğuma inanıyorum. İş hayatımda hiç izinlerimi ihmal etmedim. Aileme, çocuklarıma hep zaman ayırdım.
- ISKALAMAMAK İÇİN İzin yapmamak, iş açısından da faydalı bir şey değildir. Çünkü iç huzurunuzu ve aile huzurunuzu temin edemezsiniz. Iskaladığınız şeyler, yarın dengeleri öyle bir çatırdatır ki, asıl yapmayı düşündüğünüz işlere yansır.
- İŞE GÖRE DENGE Bu denge elbette zaman zaman değişebilir. Bazen bir taraf daha öncelikli ve yoğun olabilir. İşiniz çok yoğundur, ailenizi ona göre ayarlarsınız. Ailenizle ilgilenmeniz gerekiyordur, işinizi ayarlarsınız. Birini diğerinin aleyhine bozarak gittiğinizde ikisi birden bozulur.
- VAZGEÇİLMEZ DEĞİLİZ İnsanın kendisini “ikame edilemezlik” algısından kurtarması lazım. Hiç kimse ikame edilemez değildir. İş emanet edemeyen insanlar gördüm. Oysa başkaları da aynı işi çok güzel yapar. Vazgeçilmez olduğumuzu düşünüp hayatı zora sokmamalıyız.
TÜRKİYE’NİN 4 AVANTAJI
- Güçlü insan kaynağımız Yetenekli, güçlü, teknolojiye yatkın ve kriz yönetme deneyimleri olan bir insan kaynağımız var.
- Teknoloji Finans dâhil teknolojide birçok alanda iyiyiz.
- Esnek üretim altyapımız Bu alandaki avantajlarımız sayesinde enerjinin, bilginin, fiziki üretimin ve hatta bunlarla bitişik finansın hub’ı olabiliriz. Yeter ki biz ona göre bu yolda ilerleyelim. Sanayicilerimiz bunu iyi yönetebiliyor.
- Lojistik altyapımız Çevre rakip ülkelere göre yeni ve güncel bir lojistik altyapısına sahibiz. Hatta şimdi, organize sanayi bölgeleriyle limanlar arasındaki lojistik bağlantıları senkronize edecek bir çalışma da var.


